..:: BİLGİ VADİSİ ::.. BİLGİ VADİSİ RSS   TWİTTER   BİLGİ VADİSİ FORUM FACE GRUBU  

Anasayfa Kimler Çevrimiçi Bugünkü Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Geri git   ..:: BİLGİ VADİSİ ::.. > GENEL KONULAR > İSLAM DÜNYASI > Hz Muhammed ( S.A.V.)
Google

   

 
Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Hicretin Yedinci Senesi
Konudaki Cevap Sayısı
1
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
593

 
 
Seçenekler Stil
Eski 01.09.10, 11:05   #1
sansar
 
sansar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
 
Üye Numarası: 2752
Üyelik tarihi: 27.12.2009
Yaşım: 56
Mesajlar: 3.980
Konular: 2849
Rep Bilgisi
Rep Gücü : 26
Rep Puanı : 764
Rep Seviyesi : sansar is a splendid one to beholdsansar is a splendid one to beholdsansar is a splendid one to beholdsansar is a splendid one to beholdsansar is a splendid one to beholdsansar is a splendid one to beholdsansar is a splendid one to behold
Aktivite
Level: 47 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Paylaşım: 116 / 1166
Güç: 1326 / 52026
Tecrübe: 65%

İletişim
Standart Hicretin Yedinci Senesi

Hicretin Yedinci Senesi

Peygamberimizin, Hükümdarları İslâma Daveti

Peygamberimiz Hz. Muhammed�in (a.s.m.) dini ve dâveti umumidir. Hitabı, bütün insanlığadır. Diğer Peygamberler gibi bir kavme, bir kabileye, bir millete veya bir bölgeye münhasır değildir.

Cenâb-ı Hak, bir çok âyet-i kerimede bu hususu beyan buyurmuştur:

�De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah�ın gönderdiği peygamberim��1

Buna binâen Peygamber Efendimizin dâveti elbette yalnız bazı Arap kabilelerine, bir takım insanlara ve belli bölgelere münhasır kalamazdı. Bütün insanlığa bu imân ve İslâm dâveti sesinin duyurulması gerekiyordu.

Bunun için, Hudeybiye Sulhü sonrası en müsait bir zamandı. Zira, anlaşma gereğince 10 yıl harp yapılmayacaktı.

Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı idi. Peygamber Efendimiz, birgün Ashab-ı Kiramı toplayarak şöyle buyurdu:

�Allah, beni bütün insanlara rahmet olarak gönderdi. İslâmı yayma hususunda bana yardımcı olun! Havarilerin Meryem oğlu İsâ�ya muhâlefetleri gibi, siz de bana karşı muhalefette bulunmayın!�

Sahabîler, �Yâ Resûlallah! Havariler, Hz. İsa�ya (a.s.) nasıl muhalefet etmişlerdi?� diye sordular.



Kâinatın Efendisi Peygamberimizin hükümdarları İslâmâ dâvet eden nâme-i saadetlerinden (mektuplarından) biri

Resûl-i Ekrem şöyle izah etti:

�Benim sizi dâvet ettiğim vazifeye, o da Havarilerini dâvet etmişti. Ancak onun yakın yere gönderdiği kimseler isteyerek gidip selâmete eriştiler. Uzak yere göndermek istedikleri kimseler ise, gitmekten kaçındılar. İsâ (a.s.), bu durumu Allah�a arzetti ve şikâyette bulundu.

�Gitmeye üşenenlerin her biri, gönderilecekleri milletlerin dillerini konuşur oldukları halde sabahladılar. İsâ (a.s.), onlarak, �Bu, Allah�ın sizin için kesinleştirdiği, ve ehemmiyet verdiği bir iştir. Haydi gidiniz!� demişti. Onlar da gitmişlerdi!�1

Bunun üzerine Sahabîler, �Yâ Resûlallah,� dediler, �biz sana bu hususta yardımcı olacağız, Bizi arzu ettiğin yere gönder� dediler.2



Kim nereye ve kime gönderildi?

Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, İslâma dâvet maksadıyla Ashabından:

1) Dihyetü�l-Kelbî�yi Rum kayseri1 Heraklius�a,

2) Amr bin Ümeyye ed-Demrî�yi, Habeş necaşîsi Ashame�ye,

3) Abdullah bin Huzâfe�yi İran kisrâsı Hüsrev Perviz�e,

4) Hatıb bin Ebî Beltâa�yı Mısır firavunu Mukavkıs�a,

5) Salit bin Amr�ı, Yemâme valisi Havza bin Ali�ye,

6) Şuca� bin Vehb�i Gassân meliki Münzir bin Hâris bin Ebî Şemir�e gönderdi.2

Gönderilen elçinin hepsi de gönderildikleri memleketlerin dillerini biliyorlardı. Peygamber Efendimiz, bu elçilerine, mezkûr hükümdarlara verilmek üzere birer mektup da yazarak teslim etti.

Mektupları yazdığı sırada, Sahabîler hükümdarların mühürsüz mektup okumadıklarını bildirince Resûl-i Ekrem Efendimiz, gümüşten bir mühür üzerine alt alta gelmek suretiyle şu şekilde imzasını da yazdırdı:

�Allah

�Resûl

�Muhammed�3

Kâinatın Efendisi bu yüzüğünü vefâtına kadar takmıştır. Vefâtından sonra sırasıyla, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman takmışlardır. Günün birinde Hz. Osman�ın elinden Eris Kuyusuna düşerek kaybolmuştur. Kuyunun bütün suyu çektirildiği halde, bir türlü bulunamamıştır.4

* * *



Habeş Necaşisinin İslâma Davet Edilmesi

Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı idi. Peygamber Efendimiz, ilk önce Amr bin Ümeyye�yi, eline şu mektubu vererek, Habeş Necaşîsi Ashame�ye gönderdi.

�Bismillahirrahmanirrahim! Allah Resûlü Muhammed�den, Habeş Meliki Necâşiye!

�Ey Melik! Müslüman olmanı dilerim. Ben senin namına, Lâ ilâhe illâ Hû, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü�min, Müheymin olan Allah�a hamd ü senâ ederim.

�Ve şehâdet ederim ki, Meryem�in oğlu İsâ, Allah�ın kulu ve Kelime�sidir. Allah, O Kelime�yi (ki, İsâ�ya vücud veren �Kün� hitabıdır) ve o ruhu ve çok temiz ve afif olan ve dünya hayatından tamamıyla çekilmiş bulunan Meryem�e nefhetti. Bu surette Meryem, İsâ�ya hamile kaldı. Böylece Allah, İsâ�yı yarattı.

�Nasıl ki, Âdem�i de Allah, kudret eliyle ve bir mu�cize olarak yaratmıştır.

�Ey Melik!

�Seni; eşi, ortağı olmayan bir tek Allah�a imâna ve Ona ibâdete, bana uymaya ve Allah tarafından bana gönderilenlere inanmaya dâvet ediyorum. Çünkü, ben Allah�ın bunları tebliğe memur elçisiyim.

�Seni ve halkını Aziz ve Celil olan Allah�a imana dâvet ediyorum.

�Şimdi ben size İslâm hakikatlarını tebliğ ettim ve nasihatta bulundum. Siz de nasihatımı kabul ediniz!

�Selâm hidâyete tâbî olanlara olsun.�1

Medine�den Habeşistan�a gitmek üzere yola çıkan elçi Amr, ayrıca şu vazifeleri de yerine getirecekti:

a) Daha evvel oraya hicret etmiş bulunan Müslümanları Medine�ye göndermesini Necaşîden istemek,

b) Müslüman muhacirler arasında bulunan Hz. Ümmü Habibe�nin Peygamberimize nikâhlanmasını Necaşîden talep etmek.

Habeşistan�a varan elçi Amr (r.a.), Necaşîye Peygamber Efendimizin mübârek mektubunu takdim etti.

Necaşî, Peygamberimizin mektubunu hürmetle eline aldı, gözlerine sürdü ve öpüp başına koydu. Sonra da adamlarına okutturdu. Mektubun okunması sona erince, tahtından indi ve mütevazi bir edâ ile yere oturdu. Sonra şehâdet getirerek Müslümanlığını açıkladı. �Eğer, yanına gidebilmem mümkün olsaydı, muhakkak giderdim,�1 dedi. Sonra da, �O, Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Nasranîlerin, geleceğini bekleyip durdukları Ümmî Peygamberdir. Musâ Peygamber �Merkebe biner� diyerek İsâ Peygamberin geleceğini müjdelediği gibi, İsâ Peygamber de �Deveye biner� diyerek Muhammed Peygamberin geleceğini öylece müjde vermiştir.2 �Keşki şu saltanata bedel Muhammed-i Arabî�nin hizmetkârı olsaydım. O hizmetkârlık, saltanatın pek fevkindedir�3 diyerek ilâve etti.

Necaşî Ashame, daha sonra fil kemiğinden yapılmış bir kutu getirip, Efendimizin mektubunu içine koydu ve, �Bu mektuplar, kendilerinde bulundukça Habeşlilerde hayır ve bereket eksilmeyecektir�4 dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimizin bu mektubuna benzeyen bir mektubun, halen Şam�da bir şahsın elinde olduğundan bahsedilmektedir. Mezkûr şahıs, bu mektubu bir Habeş pazarından aldığını söylemiştir.

Verilen bilgilere göre; mektup, takriben 23x33 ebâdında bir deri üzerine kahverengi mürekkeple yazılmıştır.

Mektubun 17. satırının sonunda yuvarlak mühür izi vardır. Bu mühür, 2,5 cm çapındadır ve aşağıdan yukarıya doğru �Muhammed� bir satır, �Resûl� bir satır, �Allah� da bir satır olmak üzere üç satır halindedir.1

Amr bin Âs�ın Necaşîden isteği

Kureyşin siyâset adamı Amr bin Âs o sırada Habeşistan�da bulunuyordu. Amr bin Ümeyye�nin Necaşînin huzuruna girip çıktığını gördü. Buna çok kızdığı gibi, bir fırsatını bulup Hz. Amr�ın vücudunu ortadan kaldırmayı bile tasarladı. Bu maksatla bir gün Necaşînin huzuruna çıktı ve şöyle dedi:

�Ey hükümdar! Senin yanına birinin girip çıktığını görüyorum ki, o bize düşman bir adamın elçisidir. Onu bana teslim et de öldüreyim.�

Bu teklif Necaşîyi fena halde kızdırıp hiddete getirdi. Elinin tersiyle Amr�ın burnuna kuvvetli bir darbe indirdi. O anda Amr, burnunun kırıldığını zannetti.

Necaşî, daha sonra hiddetli bir şekilde şöyle dedi:

�Sen, Mûsâ Peygambere gelmiş olan Nâmûs-ı Ekberin (Cebrâil) kendisine vahiy getirdiği bir zâtın elçisini öldürmek için sana vermemi istiyorsun, öyle mi?�

Amr, �Ey hükümdar,� dedi, �gerçekten o, bir peygamber midir?�

Necaşî şu cevabı verdi:

�Yazıklar olsun sana, ey Amr! Sen, benim sözüme kulak ver de ona hemen tâbi ol. Çünkü, yemin ederim ki, o, hak üzeredir ve kendisine karşı koyanları mağlup edecektir�Musâ Peygamberin Firavuna ve ordusuna galebe çaldığı gibi.�

Artık, Amr�ın hidâyete erme zamanı gelmişti. Necaşîye, �Sen, benim ona İslâmiyet üzere bîatımı alır mısın?� diye teklifte bulundu.

Necaşî, teklifini kabul etti. O da Peygamberimiz nâmına Necaşîye İslâmiyet üzere bîat etti. Fakat, bu imânını arkadaşlarından gizli tuttu. Hicretin 7. yılında Habeşistan�da İslâmiyetle şereflenen Amr bin Âs, bir sene sonra Hicretin 8. senesinde Medine�ye gelip Hz. Resûlullahın huzurunda imanını izhar edecektir.

Müslüman olduğunu çekinmeden açıklayan Habeş Necaşîsi Ashame, elçi Amr bin Ümeyye�ye bir mektup verdi. Mektupta Hz. Resûlullahın isteklerini yerine getirdiğinden bahsediyordu. Ayrıca kendisine kıymetli hediyeler de gönderdiğini haber veriyor, arzu ettikleri takdirde kendisinin de yanına gelebileceğini açıkça ifâde ediyordu.1



Ümmü Habibe�nin Peygamberimize nikâhlanışı

Ümmü Habibe (r.a.), Kureyşin reisi Ebû Süfyan�ın kızı idi. Dininin gereklerini serbestçe yaşayabilmek için kocası Ubeydullah bin Cahş ile Mekke�den Habeşistan�a hicret etmişti. Ubeydullah, sonradan Hıristiyanlığa girdiği halde, Ümmü Habibe sebât etmişti. Bir müddet sonra da Ubeydullah ölünce dul kalmıştı. Bu esnada rüyâsında Ubeydullah�ın kendisine �Ey Ümmü�l-Mü�minin� diye seslendiğini görmüştü. Bunu da Hz. Resûlullahın kendisi ile evleneceği şeklinde te�vil etmişti.2

Arap kadınları dengini bulmadıkça evlenmezlerdi. Hz. Ümmü Habibe de gurbet diyarında dengini bulup evlenemediğinden zor bir durumda kalmıştı. Böyle, dini uğrunda vatanından uzak ve akraba ve taallûkatından ayrı olarak kimsesiz kalan şerefli bir kadının taltifi elbette gerekiyordu. Bunun için de Resûl-i Ekrem Efendimiz onunla evlenmeye talib olmuştu.

Peygamberimiz bunu gerçekleştirmeyi Necaşîden istemişti. Necaşî de Efendimizin bu arzusunu yerine getirip Hz. Ümmü Habibe�yi ona nikâhladı.1

Hz. Resûlullahın, Hükümdar Ashame�den bir arzusu da Müslüman muhacirleri Medine�ye göndermesi idi. Ashame, bu isteği de yerine getirdi. Başlarında Hz. Câfer�in bulunduğu muhacirleri gemilere bindirerek Medine�ye gönderdi.2

* * *



Heraklius�un İslâma Davet Edilmesi

Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashabdan Dihye bin Hâlife el-Kelbî�ye de bir mektup vererek ona da Rum Kayseri Heraklius�u İslâma dâvet etmek üzere, göndermişti. Mektup şu meâldeydi:

�Bismillahirrahmanirrahim. Resûlullah Muhammed�den Rûm�un büyüğü Hirakl�e!

�Hidâyet yoluna tâbi olanlara selâm olsun! Bundan sonra, (Ey Rûm milletinin büyüğü) seni, İslâma dâvet ediyorum.

�Müslüman ol ki, selâmette bulunasın. Müslüman ol ki, Allah senin ecrini iki kat versin. Eğer bu dâvetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin, bütün tebaânın günâhı senin boynunadır.

�De ki, �Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda müşterek bir söze gelin. Allah�tan başkasına ibâdet etmeyelim, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah�ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.� Eğer onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki, �Şâhid olun, biz Müslümanlarız.�� (Âl-i İmrân Sûresi, 64.)1

Dihye (r.a.), Rum hükümdarı Heraklius�a Resûlullahın mübârek mektubunu kısa zamanda ulaştırdı.

Mektup okunurken, hükümdarın alnında ter damlaları boncuk boncuktu.

�Süleyman Peygamberden sonra, ben böyle �Bismillahirrahmanirrahim� diye başlayan bir mektup görmedim� dedikten sonra, mektubu öpüp başına koydu. O anda hiçbir şey izhar etmedi. Araştırıp soruşturmayı daha uygun buldu.



Ebû Süfyan ile Heraklius karşı karşıya

Araştırıp soruşturma kararı veren Heraklius, etrafına, �Peygamber olduğunu söyleyen şu kişinin kavminden buralarda kimse yok mudur?� diye sordu.

O sırada ticâret münasebetleriyle Ebû Süfyan Kureyş�ten bazı adamlarla Şam�da bulunuyordu. Onu arkadaşlarıyla alıp yine o sırada Şam�da bulunan Kayserin huzuruna getirdiler. Hâdisenin geri kalan kısmını Ebû Süfyan şöyle anlatmıştır:

�Hirakl�in huzuruna girdik. Bizleri önüne oturttu ve tercüman vasıtasıyla, �Peygamber olduğunu söyleyen bu zâta neseben en yakın hanginizdir?� diye sordu.

��Neseben en yakınları benim� dedim.

�Beni önüne oturttular. Arkadaşlarımı da arkama. Sonra Hirakl, tercümanını çağırdı ve dedi ki:

��Bunlara söyle, ben peygamber olduğunu söyleyen o zât hakkında bu adamdan bazı şeyler soracağım. Bu bana yalan söylerse siz onu tekzib ediniz.�

�Vallahi, arkadaşlarım tarafından yalanımın öteye beriye yayılmasından korkmasaydım, Peygamber hakkında o zaman muhakkak yalan uydururdum.�

Sonra da hükümdarla, Ebû Süfyan arasında sorulu cevaplı şu konuşma geçti:

�Sizin içinizde, onun nesebi nasıldır?�

�İçimizde onun nesebi pek büyüktür.�

�Ecdadı içinde bir melik var mıdır?�

�Hayır.�

�Peygamberlikten evvel, onu hiçbir yalan ile ittiham ettiniz mi?�

�Hayır.�

�Ona kimler tâbi oluyor? Halkın ileri gelenleri mi, yoksa fakir kimseler mi?�

�Daha çok halkın zaif ve fakirleri tâbi oluyor.�

�Ona uyanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?�

�Eksilmiyor, bilâkis artıyorlar.�

�Onlardan, onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden dönen var mı?�

�Hayır, yoktur.�

�Kendisinin hiç sözünde durmadığı, ahdini bozduğu vâki midir?�

�Hayır, vâki değildir. Fakat biz şimdi onunla bir müddet için çarpışmayı bırakarak muâhede yapmış bulunuyoruz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz. Bu yoldaki ahdini bozmasından korkuyoruz.�

Ebû Süfyan sonraları, �Vallahi, verdiğim cevaplara bu sözden başka birşey ilâve etmek imkânını bulamadım� diyecektir.

�Onunla hiç harp ettiniz mi?�

�Evet, ettik.�

�Yaptığınız savaşlar nasıl neticelendi?�

�Harp talii aramızda nöbet nöbet olur. Bazen o bize zarar verir, bazen biz ona.�

�Sizden, ondan önce peygamberlik iddiâsında bulunmuş bir kimse var mıdır?�

�Hayır, yoktur.�

�O, size neler emrediyor?�

�Yalnız bir Allah�a ibâdet etmeyi ve Ona hiç bir şeyi ortak koşmamayı emrediyor. Atalarımızın tapmış bulundukları şeylerden de bizi nehyediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, kimsesiz ve fakirlere sadaka vermeyi, haram olan şeylerden sakınmayı, ahdinde durmayı, emâneti sahibine vermeyi, akrabalarla ilgilenmeyi ve onları görüp gözetmeyi emrediyor.�

Bütün bunlardan sonra, Heraklius, tercümanı vasıtasıyla Ebû Süfyan�a şöyle dedi:

�Nesebini sordum, içinizde yüksek neseb sahibi olduğunu beyân ettin. Peygamberler de zaten böyle kavimlerinin en soyluları içinden seçilip gönderilirler.

�Ben babaları ve dedeleri içinde bir melik gelip gelmediğini sordum. Sen, �Hayır yok� dedin. Eğer babalarından, dedelerinden bir melik olsaydı, �Bu da babalarının mülkünü geri isteyen bir kimsedir� diye hükmederdim.

�Ben peygamberlik iddiâsında, ondan önce içinizde bulunanın olup olmadığını sordum. �Hayır, yoktur� diye cevap verdin. Eğer, ondan önce bu sözü söyleyen biri olsaydı, �Bu da belki kendisinden önce söylenmiş bulunan bir söze ittibâ etmek istemiş bir kimsedir� diye düşünürdüm.

�Ben, ona kimlerin tâbi olduklarını sordum. Sen, �Ona tâbi olanlar halkın zaifleridir� dedin. Peygamberlere tâbi olanlar da hep zaten öyle olurlar.

�Ben peygamberlik davasında bulunmadan evvel, onun bir yalan söylemiş olup olmadığını sordum. Sen, �Hayır� dedin. Ben ise, kat�i olarak bilmekteyim ki, insanlara karşı yalan söylemeyi irtikâb etmemiş bir kimse, Allah�a karşı da yalan söylemez.

�Ben, �Onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden geri dönenler var mıdır?� diye sordum. Buna da, �Hayır� cevabını verdin. Îmân da böyledir. Îmânın icabı olan iç ferahlık ve neşe kalbe karışıp kökleşince böyle olur.

�Benim, �Onlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?� soruma sen; �Artıyorlar� cevabını verdin. İmân keyfiyeti tamamlanıncaya kadar hep bu minval üzere gider.

�Ben, �Onunla hiç savaştınız mı?� diye sordum. Sen, savaştığınızı, savaş neticesinin nöbet nöbet değiştiğini, bazen onun size, bazen sizin ona zarar verdiğinizi söyledin. Zaten diğer peygamberler de hep böyledir. Onlar belâlara uğratılırlar. Ama, sonra da güzel ve makbul âkıbet onların olur.

�Ben, �O zât ahdini bozar mı?� diye sordum. Sen, �Sözünde durmamazlık etmez� dedin. Peygamberlerin hâli budur. Hiç bir zaman verdikleri sözde durmamazlık etmezler.

�Ben, �O size neler emrediyor?� diye sordum.

�Sen, �Onun Allahü Teâlâya ibadet etmeyi, Ona hiç bir şeyi eş ve ortak koşmamayı size emrettiğini� söyledin. Bütün bu anlattıkların peygamberlerin vasıflarıdır.

�Eğer o zat hakkında bu söylediklerinin hepsi doğru ise, şüphesiz o bir peygamberdir. Zaten ben, bir peygamberin çıkacağını biliyordum. Fakat sizden çıkacağını tahmin etmezdim.�1

Bu karşılıklı konuşmadan sonra da, Heraklius açıkça şöyle dedi:

�Eğer, onun yanına gidebileceğim mümkün olsaydı, kendisiyle buluşmak üzere her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım, hizmet ederek, ayaklarını yıkardım. Yemin ederek söylüyorum ki, onun mülkü, iktidarı şu ayaklarımın altında bulunan yerlere muhakkak gelip ulaşacaktır.�2

Bu sözlere muhatap olan Ebû Süfyan�ı bir korku ve telaş sardı. Dışarı çıkıp arkadaşlarına, �İbni Ebî Kebşe�nin1 işi gerçekten gittikçe büyüyor. Şu muhakkak ki, Benû Asfar hükümdarı bile ondan korkmaktadır�2 dedi.



Heraklius�un îmânı

Rum hükümdarı Heraklius artık beklenen peygamberin, Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) olduğu kesin kanaatına varmıştı. Kavmine, �Geliniz ona tâbi olalım. Dünya ve âhirette selâmete erelim� dedi. Ancak, Heraklius�un bu dâveti netice vermedi. Hattâ Rumların hiddetine sebep oldu.

Bunun üzerine Heraklius, îmân ettiği halde dünya saltanatı için îmânını gizli tutma yolunu tercih etti.3



Hz. Dıhye�nin Dağatır�a gitmesi

Hayatına son verilmekten ve saltanatının elinden alınmasından korkup imanını izhar edemeyen Heraklius, Hz. Resûlullahın elçisi Dihye�ye (r.a.) Hıristiyan âlimlerinin büyüklerinden biri olan Uskuf Dağatır�a gitmesini tavsiye etti. Ayrıca ona vermek üzere bir de mektup yazdı.

Dihye (r.a.), mektubu alıp Heraklius�un yanından ayrıldı.

Zaten Peygamber Efendimiz de Dağatır�a bir mektup yazıp Hz. Dihye�ye vermişti. Bu mektubunda Uskuf Dağatır�a şöyle hitap ediyordu:

�Îmân edenlere selâm olsun!

�Hiç şüphesiz, Meryem oğlu İsâ, Allah�ın pâk ve nezih Meryem�e ilka ettiği Rûh�u ve Kelimesi�dir.

�Ben, Allah�a ve Allah tarafından bize indirilenlere, İbrahim�e İsmail�e, İshak�a, Yakub ve torunlarına indirilenlere, Musa�ya ve İsâ�ya verilmiş olanlara ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere inanırım.

�Biz, onlardan hiç birini diğerlerinden ayırt etmeyiz, hepsinin peygamberliğine inanırız. Biz Allah�a itâat eden Müslümanlarız.

�Hidâyete tâbi olanlara selâm olsun.�1

Hz. Dıhye, Dağatır�ın yanına gitti ve kendisini İslâmiyete dâvet etti.

Büyük Hıristiyan âlimi Dağatır şöyle dedi:

�Vallahi, senin sahibin Allah tarafından gönderilmiş hak bir peygamberdir. Biz onun vasıflarını biliyoruz. İsmini de kitaplarımızda yazılı bulmuşuz.�2

Sonra îmân ederek Müslüman oldu ve durumunun Resûl-i Ekrem Efendimize bildirilmesini Hz. Dıhye�ye tembihledi.

Uskuf Dağatır, her Pazar günü toplanan Hıristiyanlara kıssalar anlatıp nasihatlarda bulunduktan sonra, bir sonraki Pazara kadar evine kapanırdı.

Hz. Dıhye ile görüştükten sonraki Pazarda Hıristiyanlar toplanıp onun çıkmasını beklediler. Ancak, Dağatır, hastalığını bahâne ederek çıkmak istemedi.

Hıristiyanlar, �Ya o çıkar, ya da biz onun yanına gireriz. Şu Arap geleliden beri, biz vaziyetinden hoşlanmıyoruz� diye haber gönderdiler.

Bunun üzerine Dağatır odasına girdi. Üzerindeki siyah elbiseyi çıkarıp, bembeyaz bir elbise giydi. Sonra asâsını eline alıp kilisede toplanmış bulunan Hıristiyan halkın yanına vardı. Çekinmeden ve cesurca, �Ey Rum topluluğu! Bize, Ahmed Peygamberden bir mektup geldi. Bizi Yüce Allah�a dâvet ediyor� dedikten sonra, ilâve etti: �Ben, şehâdet ederim ki, Allah�tan başka ilâh yoktur. Ahmed de Allah�ın kulu ve Resûlüdür.�

Dağatır�ın Hz. Resûlullahın peygamberliğini böylesine pervasızca haykırışına Rumlar öldürücü darbelerle karşılık verdiler ve onu orada şehid ettiler.1



Hz. Dıhye�nin Medine�ye dönmesi

Bütün bu olup bitenlerden sonra Hz. Dıhye, Heraklius�un Peygamberimize yazdığı bir mektup ve birçok hediyelerle Medine�ye doğru hareket etti. Yolda eşkiyalar tarafından yakalanıp kıymetli hediyeler elinden alındı.

Medine�ye varan Hz. Dıhye, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna çıktı. Olup bitenleri ve yolda başından geçenleri anlattıktan sonra Heraklius�un mektubunu verdi. Mektupta şunlar yazılı idi:

�İsâ�nın müjdelemiş olduğu Allah�ın Resûlü Muhammed�e, Rum hükümdarı Kayser tarafındandır.

�Elçin mektubunla bana geldi. Şehâdet ederim ki, sen Allah�ın Resûlüsün. Biz, seni zaten yanımızdaki İncil�de yazılı bulmuştuk. İsâ bin Meryem, seni müjdelemişti. Rumları, sana imana dâvet ettimse de yanaşmadılar, kaçındılar. Onlar, beni dinleselerdi, kendileri için şüphesiz hayırlı olurdu.

�Ben, senin yanında bulunup, sana hizmet etmeyi, senin ayaklarını yıkamayı, ne kadar arzu ederdim.�2

Mektup okunup bitince Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:

�Mektubum yanlarında bulundukça, onların saltanatı devam edecektir!�1



Heraklius�un, mektubu saklaması

Resûl-i Ekremin elçisi ve dâvetini son derece güzel karşılayan Rum hükümdarı Heraklius, kendisine gelen İslâma dâvet mektubunu da atlas bir ipeğe sararak, derin saygısının bir tezahürü olarak altın bir borunun içine koyup sakladı.

Rum hükümdarları katında nesilden nesile intikal edegelen bu mübârek mektubu Alfons bin Ferdinand�ın Tuleytula üzerine yürüyüp Endülüs beldelerinden bir çok yerleri eline geçirdiği tarihe kadar (H. 464) onun yanında bulunuyordu. Ondan da torununa intikal etti.

Aynı mektubu Avrupa Kralı yanında gördüğünü Seyfüddin Kılıç da ifade etmektedir. Avrupa Kralının kendisine şöyle dediğinden de bahseder:

�Bu, Peygamberinizin atam Kayser�e göndermiş olduğu mektubudur. Biz, onu bugüne kadar elden ele tevârüs etmekten geri kalmadık. Bize atalarımızdan ve babalarımızdan tavsiye edilmişti ki, bu mektup yanımızda bulunduğu müddetçe, saltanat bizde kalacaktır. Bu sebeple ona son derece hürmet göstermekte ve muhafazasına dikkat etmekteyiz.

�Saltanatımızın devam edip gitmesi için de, onun yanımızda bulunduğunu Hıristiyanlardan saklı tutmaktayız.�2

* * *



Kisrâ�nın İslâma Davet Edilmesi

Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı. (Milâdî 628.) Hükümdarları, İslâma dâvet kararı alan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashabdan Abdullah bin Huzâfe�yi de İran Kisrâsı Perviz İbni Hürmüz�e elçi olarak gönderdi.

İran�a varıp, saraya kabul edilen Hz. Abdullah bin Huzâfe, Peygamberimizin İslâma dâvet mektubunu bizzat Kisrâ Perviz�in eline teslim etti. Kisrâ mektubu kâtibine okuttu:

�Bismillahirrahmanirrahim!

�Allah Resûlü Muhammed�den, Farsların büyüğü Kisrâ�ya!�

Bu hitap, Kisrâyı son derece hiddetlendirdi. Mektubun devamının okunmasına müsaade etmeden ve muhtevâsını öğrenmeden, �Şuna bak! Benim kulum, kölem olan kişi [Hâşâ!] kalkıyor da bana mektup yazıyor� diyerek Hz. Resûlullahın mübârek mektubunu alıp küstahça yırttı.1

Sonra da haddini aşarak elçi Abdullah bin Huzâfe�ye şöyle çıkıştı:

�Mülk ve saltanat bana mahsustur. Benim bu hususta ne yenilgiye uğramaktan, ne de bana ortak çıkacağından dolayı asla endişem ve korkum yoktur!

�Firavun, İsrailoğullarına hakim olmuştu. Siz onlardan daha güçlü değilsiniz. Sizi derhal hâkimiyetim altına almaya engel olacak ne var? Ben Firavundan daha iyi ve güçlüyümdür�2 diye hitap etti ve onu adamları vasıtasıyla dışarıya çıkarttırdı.

Abdullah bin Huzâfe�nin Medine�ye dönüşü

Hz. Abdullah bin Huzâfe, Peygamber Efendimizin İslâma dâvet mektubunu Kisrâya vermekle vazifesini yerine getirmişti. Bu sebeple, saraydan çıkartılır çıkartılmaz hemen bineğine atlayarak Medine yolunu tuttu.

O sırada Kisrânın öfkesi bir nebze dinmiş olacak ki, onu bulup getirmelerini adamlarına emretti. Ancak, Hz. Abdullah çoktan oradan uzaklaşmıştı.

Medine�ye gelen Hz. Abdullah, Peygamberimizin huzuruna çıktı. Olup bitenleri haber verdi. Peygamberimiz ellerini kaldırarak Kisrâya şöyle beddua etti:

�Yâ Rabbi! Nasıl o benim mektubumu parçaladı, Sen de onu ve onun mülkünü parçala!�1

Bu bedduanın tesiriyledir ki, Kisrâ Perviz�in oğlu Şireveyh hançer ile onu parçaladı. Sa�d İbni Ebî Vakkas Hazretleri ise, İran saltanatını param parça etti. Sasaniye devletinin hiçbir yerde şevketi kalmadı.2

Peygamberimizin gönderdiği mektup

Resûl-i Ekrem Efendimizin İran Kisrâsı Hüsrev Perviz�e gönderdiği İslâma dâvet mektubunun tam metni şu meâldeydi:

�Bismillahirrahmanirrahim! Allah�ın Resûlü Muhammed�den, Farsların Büyüğü Kisrâ�ya!

�Doğru yolda gidenlere, Allah�a ve Peygamberine iman edenlere, bir Allah�tan başka ilah olmadığına, Onun hiçbir ortağı da bulunmadığına ve Muhammed�in Onun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet edenlere selâm olsun!

�Ben, seni İslâma dâvet ediyorum.

�Çünkü ben; bütün insanlara �hayatı olan kişilere (gelecek tehlikeleri) haber vermek ve kâfirlere o söz hak olmak için (azap sözü gerçekleşmesi için)� peygamber olarak gönderildim.

�Müslüman ol ki, selâmete eresin! Eğer, dâvetimden yüz çevirirsen, mecusî kavminin günahı senin boynuna olsun!�1



Kisrânın Yemen valisine emri

Kisrâ, Efendimizin mübârek mektubunu yırtmakla da hiddet ve hırsını dindirememişti. Yemen valisi Bazan�a şu emri verdi:

�Duyduğuma göre, Kureyşten biri ortaya çıkmış, peygamberlik dâva ediyormuş. Sen güçlü kuvvetli adamlarından ikisini gönder. Onu bağlayıp getirsinler.�2

Vali Bazan emri yerine getirmekte gecikmedi. Peygamber Efendimize iki kişi gönderdi. Ellerine de, Efendimizin gidip Kisrâya teslim olmasını emreden bir mektup verdi.

Babeveyh ve Hurre Husre adındaki bu adamlar Medine�ye gelerek Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna çıktılar. Babeveyh, Efendimize hitaben şöyle dedi:

�Kisrâ, vali Bazan�a yazı yazıp seni kendisine ***ürmek üzere sana adam göndermesini emretti. Bazan da, beni sana gönderdi. Eğer, benimle gelirsen Yemen valisi, Kisrâ�ya senin lehinde mektup yazar, seni bağışlatır.

�Eğer, benimle gelmekten çekinirsen, Kisrâ seni de, kavmini de yok eder, memleketini de yıkar.�1 Sonra da Bazan�ın mektubunu verdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Babeveyh�in anlattıklarını ve mektubun muhtevasını öğrendikten sonra gülümsedi. Sonrada onları İslâmiyete dâvet etti.

Elçiler, Efendimizin huzurunda manevî heybetinden dolayı tir tir titriyorlardı. Fakat, bunu hissettirmemek için cesaretli konuşmaya çalışıyorlardı.

Peygamber Efendimiz, �Ne yapmak istediğimi yarın size haber veririm� deyip onları huzurundan çıkardı.2

Ertesi gün Resûl-i Kibriyâ Efendimiz vahiy ile gelen şu haberi onlara iletti:

�Yüce Allah Kisrâya oğlu Şireveyh�i musallat kıldı. Şireveyh, onu filan ayda, filan gecede ve gecenin de filan saatında öldürdü!�3

Bu haber karşısında elçiler, şaşırıp kaldılar.

Peygamber Efendimiz ayrıca onlara hitaben şöyle dedi:

�Bazan�a deyiniz ki: Benim dinim ve hakimiyetim, Kisrânın mülk ve saltanatının ulaştığı yerlere kadar ulaşacaktır.

�Yine ona deyiniz ki: Eğer sen Müslüman olursan, şu anda idare etmekte olduğun yerleri sana vereceğim. Seni Ebnalardan [Güney Arabistanda yerleşen İranlılar] meydana gelen kavme hükümdar yapacağım.�4

Bunun üzerine Bazan�ın adamları Yemen�e döndüler. Olup bitenleri anlatıp, Peygamberimizden görüp duyduklarını naklettiler. Vali Bazan, �Vallahi, bu hükümdar sözü değildir. Öyle sanıyorum ki, bu zât dediği gibi, bir peygamberdir�1 demekten kendini alamadı.

Sonra da adamlarına, �Onu nasıl buldunuz?� diye sordu.

Onlar, �Biz, ondan daha heybetli, hiç bir şeyden korkmayan ve muhafızsız bulunan bir hükümdar görmedik. Mütevazi ve yaya olarak halk arasında yürüyordu!� cevabını verdiler.

Bazan, bir müddet daha beklemeyi uygun buldu. �Kisrâ hakkında söylemiş olduğu sözün neticesini beklemeliyim. Eğer sözü doğru çıkarsa, o gerçekten Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir peygamberdir.

�Şayet, dediği doğru çıkmazsa, o zaman gereğini düşünürüz.� dedi.2

Aradan birkaç gün gibi kısa bir zaman geçmişti ki, Kisrânın oğlu Şivereyh�ten Bazan�a şu meâlde bir mektup geldi:

�Ben Kisrâyı öldürdüm! Bu mektubum sana gelince, benim nâmıma halkın bîatını al! Kisrânın sana yazmış olduğu zât hakkında da, yeni bir emrim gelinceye kadar bekle ve hiç bir teşebbüse geçme!�3

Hesap ettiler: Gördüler ki, Perviz�in öldürülmesi, Fahr-i Âlem Efendimizin haber verdiği aynı günün gecesine ve gecenin de aynı saatine rastlıyordu.4

Bazan�ın gönül âlemi bu apaçık mucize karşısında birden aydınlandı.

�Muhammed (a.s.m.), muhakkak, Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir peygamberdir� diyerek Müslüman oldu.1 Onu, Yemen�de oturan Ebnâların Müslüman olması takib etti.2

Bazan daha sonra da Müslüman olduklarını Resûl-i Ekrem Efendimize haber verdi. Bu haberi alan Efendimiz, onu San�a valisi tayin etti. Bu, Peygamberimizin tayin ettiği ilk vali idi ve İran valilerinden imâna gelen ilk zâttı.3



Peygamberimizin Kisrâ�ya gönderdiği mektubun aslı

Resûl-i Ekrem Efendimizin Kisrâya gönderdiği mektubun aslı, 1962 yılının Kasım ayı sonlarına doğru, Lübnan Dışişleri Bakanı görevinde bulunmuş olan Mr. Henri Pharaon�un, Dr. Salahaddin el-Müneccid�e okutturmak için başvurması üzerine ortaya çıkmıştır. Vesikayı, Birinci Dünya Harbinin sonunda Henri Pharaon�un babası Şam�da 150 altına satın almış ve mahiyetini bilemediğinden veya açığa vurmak istemediğinden olacak ki, gizli tutmuştur.

Dr. Salahaddin el-Müneccid�in tarif ve tavsifine göre bu mektup, parşömen üzerine yazılmıştır. Ancak zamanla rengi değişmiş ve dokuması eskimiş yeşil bir kumaşa yapıştırılmıştır. Mahfaza, ayrıca camdan bir çerçeve ile muhafaza edilmiş olduğundan, parşömen oraya yapışık kalmıştır.

Parşömen eski ve yumuşaktır, rengi koyu kahverengidir. Sahife kenarları bu sebeple siyahlaşmıştır.

Mektubun boyu 28 cm, eni ise 21,5 cm�dir.

Mektubun ebâdı, ince uzundur. Fakat, üst kısmı alt kısmından daha geniştir.

Mektupta 15 satır vardır ve bunların uzunlukları yerine göre 21,2 cm ile 21,5 cm arasında değişmektedir.

Çizilen satırların altında dairevî bir mühür izi vardır ve bunun çapı 3 cm�dir.

Mektupta, yukarıdan aşağıya doğru akmış su izleri vardır. Bunlar, bazı yerlerde (harfler veya) kelimeleri silmiş, bazı yerlerde mürekkep izini hafifletmiş ve mührün ortasına doğru bulunan (Resûl) kelimesindeki (R) harfi hariç, mühürdeki yazıyı silmiştir.

Mektubun yırtılmış olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, yırtık, başlangıçtaki ufkî üçüncü satırdan bu satırın ortasına kadar gitmekte, sonra dikey olarak onuncu satıra kadar inmekte, böylece yırtık izi tersine bir (L) harfi manzarası arzetmektedir.

Ayrıca bu yırtık, mektubun yazıldığı parşömenden farkedilebilen ve daha sonraki devre ait deriden yapılma ince bir iplikle dikilmiştir.

Mektubun yazı karakteri, Hendek Savaşı sırasında Sel� Dağındaki grafit kaya üzerine yazılmış bulunan en eski yazı karakterine uymaktadır.1

* * *



Mukavkıs�ın İslâma Davet Edilmesi

Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı. (Milâdî 628.) Bu tarihte, Ashabdan Hatıb bin Ebî Beltaa, Peygamber Efendimizden aldığı Mukavkısa hitaben yazılmış İslâma dâvet mektubu ile Mısır�a doğru yola çıktı. Gece gündüz yoluna devam eden Hz. Hatıb, o sırada İskenderiye�de bulunan Mukavkıs�a Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek mektubunu sundu. Hükümdarın okuttuğu mektupta Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) ona hitaben şunları yazıyordu:

�Bismillahirrahmanirrahim! Allah�ın kulu ve Resûlü Muhammed�den Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs�a!

�Hidâyet yoluna uyanlara selâm olsun! Bu duâ ve temenniden sonra ben, seni İslâma dâvet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmete eresin. Müslüman ol ki, Allah ecrini, mükâfatını iki kat versin. Eğer, bu dâvetimden yüz çevirirsen, Kıbtîlerin günâhı senin boynuna olsun!

�De ki: �Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda müşterek bir söze gelin: Allah�tan başkasına ibâdet etmeyelim, Ona hiç bir şeyi ortak koşmayalım. Allah�ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.� Eğer onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki: �Şâhid olun, biz Müslümanlarız.�� (Âl-i İmrân Sûresi, 64.)1

Mektup okunup bitince, Mukavkıs: �Hayırlı olsun� dedi ve elçi Hz. Hatıb�a izzet ikramda bulundu. Sonra da Server-i Kâinat Efendimizin mübârek mektubunu fil dişinden bir kutu içine koyup, kutuyu mühürledi.2



Mukavkıs�ın ikrarı

Bir gece vakti Mukavkıs, Hatıb bin Ebî Beltaa�yı huzuruna çağırttı. Yanlarında sadece tercümanı bulunuyordu. Uzun uzadıya konuştuktan sonra, Mukavkıs sonunda, Müslüman olmadığı halde, Peygamber Efendimizin risâletini ikrar edip şöyle dedi:

�Ben, bir peygamberin geleceğini biliyordum. Lâkin Şam�dan çıkacağını tahmin ediyordum. Çünkü, daha evvelki peygamberlerin çoğu oradan zuhur etmişlerdi.

�Gerçi, son peygamberin, Arabistan�da, sertlik, darlık, yoksulluk ülkesinde çıkacağını da kitaplarda görmüştüm.

�Allah�ın kitabında sıfatlarını yazılı bulduğumuz peygamberin ortaya çıkma zamanı da tam bu zamandır. Fakat, ona uymak hususunda, Kıbtîler beni dinlemezler. Ben, saltanatımdan ayrılmaya da kıyamayacağım.

�O peygamber, memleketlere hâkim olacak, kendisinden sonra da Sahabîleri bu meydanlarımıza kadar gelip yerleşeceklerdir. Sonunda şuradakilere galip geleceklerdir.�1

Bu konuşmasıyla Peygamberimizin risaletini ikrar eden Mukavkıs, ne yazık ki, saltanatı elinden gider endişesiyle ne halkına olup bitenlerden bahsetti ve ne de Müslüman oldu.2 Saltanat, hükümdarlık sevgisi onu iman saadetinden mahrum bıraktı.

Dünya saltanatının sevgi ve muhabbeti gönlünde ağır basıp, iman etmeye yanaşmayan Mukavkıs, bununla beraber Peygamber Efendimize bir mektupla, bazı kıymetli hediyeler ve iki tane de câriye gönderdi.3

Bütün bunlardan sonra Hz. Hatıb bin Ebî Beltaa�yı İskenderiye�den uğurlayan Mukavkıs ona, �Sakın, Kıbtîler senin ağzından tek kelime bile işitmesinler� dedi.1

Mukavkıs�ın gönderdiği iki câriye ve hediyeler

Mukavkıs�ın, Resûl-i Ekrem Efendimize gönderdiği iki câriye Mariye ile kızkardeşi Sîrin idi. Hatıb bin Ebî Beltaa Hazretleri, onlara yolda İslâmiyeti anlattı ve Müslüman olmalarını teklif edince, Müslüman oldular.

Daha sonra Peygamber Efendimiz Hz. Mâriye�yi kendisine nikâhlayıp zevceliğe aldı. Sîrin�i ise şâiri Hassan bin Sabit�e (r.a.) verdi.2

Mukavkıstan gelen diğer hediyeler ise şunlardı:

Ak tüylü iki katırla bir merkep,

Bin miskal altın,

Yirmi kat Mısır işi ince elbise,

Billur bir bardak,

Kokulu bal, misk gibi güzel kokular, v.s.3

Hediye edilen katıra Düldül, merkebe ise Ufeyr adı takıldı.

Mukavkıs�ın ülkesinde beş gün kadar kaldıktan sonra, oradan ayrılan Hatıb bin Ebî Beltaa Medine�ye gelip Resûl-i Ekremin huzuruna çıkarak bütün olup bitenleri anlattı ve Mukavkıs�ın mektubu ile gönderdiği hediyeleri takdim etti.

Mukavkıs, cevabî mektubunda şöyle diyordu:

�Muhammed bin Abdullah�a, Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs�tan. Selâm olsun sana.

�Bundan sonra derim ki: Mektubunu aldım, okudum. Mektubunda zikrettiğin ve beni dâvet ettiğin şeyleri anladım.

�Gelecek bir peygamber daha olduğunu biliyordum. Ancak onun Şam�dan zuhur edeceğini tahmin ediyordum.

�Elçini ağırladım. Sana Kıbtîlerin yanında mevkiileri yüksek iki câriye ile elbiseler gönderdim. Binmen için de sana bir katır hediye ettim. Selâm olsun sana!�1

Mektup okunup bitince Peygamber Efendimiz (a.s.m.), �Bedbaht adam! Saltanatına kıyamadı. Fakat, üzerinde titrediği saltanatı, kendisine kalmayacaktır!�2 buyurdu.



Peygamberimizin Mukavkıs�a gönderdiği mektubun aslı

Resûl-i Ekrem Efendimizin, Mukavkısa gönderdiği mübârek mektupları halen İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi Mukaddes Emanetler Bölümünde muhafaza edilmektedir.

Mektup, Hicretin 1267 senesinde Mısır�ın Ahmim beldesinde bulunan eski bir Manastırdaki Kıbt kitapları arasında olduğu anlaşılmış, bunun üzerine Sultan Abdülmecid Han tarafından satın alınarak İstanbul�a getirilmişti.

Bu mübârek mektup, 16x19 cm ebâdında, kahverengi bir deri üzerine siyah mürekkeple yazılmıştır ve on iki satırdan ibârettir.

Mektubun altında Resûl-i Ekrem Efendimizin mührü bulunmaktadır.

Mektupta yer yer güve yenikleri ve delikleri de vardır.3

* * *



Gassan Hükümdarlarının İslâma Davet Edilmesi

Gassanîler, Suriye�de oturan en güçlü kabilelerden biri idi. Hicretin 7. senesi Muharrem ayında, Peygamber Efendimiz, bu kabilenin hükümdarı Hâris bin Ebî Şimr�i de İslâma dâvet etmek üzere Ashabdan Şuca� bin Vehb�i bir mektupla gönderdi.1

Şuca� bin Vehb (r.a.), mektubu alır almaz süratle yola çıktı. Şam�a vardı. Fakat hükümdar Haris�i sarayında bulamadı. Günlerce sarayın kapısında beklemek zorunda kaldı.

Bu arada, hükümdarın kapıcısı ne için geldiğini sorunca, Resûl-i Ekremin Haris�e gönderilmiş elçisi olduğunu söyledi. Sonra da Peygamber Efendimizin sıfatlarını ona anlattı. Kapıcı Mira anlatılanlar karşısında gözyaşlarını tutamadı. �Ben İncil�i okudum. Bu Peygamberin (a.s.m) sıfatlarını onda aynen yazılı buldum� dedi. Sonra da Resûl-i Ekremin (a.s.m.) peygamberliğini tasdik ederek Müslüman oldu. Ancak Hâris�in kendisini öldürmesinden korktuğu için îmânını gizli tuttu.2

Günlerden sonra Hâris, birgün tahtına oturdu. Elçi Şuca�ı kabul etti. Resûl-i Ekremin mektubunu elçi Şuca� bin Vehb�den alan hükümdar Hâris, açıp bakınca şunların yazılı olduğunu gördü:

�Bismillahirrahmanirrahim! Allah�ın Resûlü Muhammed�den, Hâris bin Ebî Şimr�e!

�Doğru yolda gidenlere, Allah�a iman ve Peygamberini tasdik edenlere selâm olsun! Ben seni, eşi, ortağı olmayan bir Allah�a imana dâvet ediyorum. Dâvetimi kabul edersen, hükümdar olarak yine mülkünde kalacaksın!�1

Bu sözler karşısında Hâris�in tavrı birden değişti. Mübârek mektubu yere atıp hiddetli hiddetli şöyle konuştu:

�Saltanatımı benden kim alacakmış göreyim! O, Yemen�de de olsa, kendisine tâbi olanlarla üzerime gelmeden, ben onun üzerine gideceğim!�2

Sonra da, atlarının nallanmasını adamlarına emretti. Elçi Şuca� Hazretlerine dönerek, �Git, sahibine gördüğünü haber ver� dedi.

Hükümdar Hâris, Medine üzerine yürümeye kararlıydı. Bunu o sırada Kudüs�te bulunan Kaysere yazdığı mektupta da açık açık belirtiyordu. Ancak Kayserden gelen cevap bu kararın hilâfınaydı. Kayser ona, �Sakın, onun üzerine yürüme� tavsiyesinde bulunuyordu.

Kayserin mektubunu aldıktan sonra Hâris bin Ebî Şimr biraz aklını başına toplamış olacak ki, elçi Şuca� Hazretlerini ikinci kere huzuruna çağırdı. Ne zaman gideceğini sorduktan sonra da, adamlarına kendisine yüz miskal altın vermesini de emretti.3

Kapıcı Mira, saraydan ayrılıp Medine�ye gitmeye hazırlanan Şuca�nın (r.a.) yanına vardı. Onun için hazırladığı yol azığı ile elbiseyi verdikten sonra, �Allah Resûlüne benden selâm söyle ve Müslüman olduğumu da ona haber ver� dedi.4

Hâris�e yapılan beddua

Şuca� bin Vehb, Medine�ye geldi. Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak görüp duyduklarını bir bir anlattı.

Hâris�in elçisine ve mektubuna karşı takındığı menfi muameleyi öğrenen Resûl-i Kibriyâ, �Saltanatı yok olsun!�1 diyerek ona beddua etti.

Aradan fazla bir zaman geçmeden, Hicretin 8. yılında bu bedduanın tesiriyle Hâris dünyadan kâfir olarak göçüp gitti ve Gassanî saltanatı Cebele bin Eyhem�e geçti. O ise, Gassanî saltanatının son hükümdarı oldu.2

* * *



Yemâme Emîrinin İslâma Davet Edilmesi

Yemâme hükümdarı Hevze bin Ali, Hıristiyandı. Peygamber Efendimiz, Hicretin 7. senesi Muharrem ayında bu hükümdarı da İslâmiyete dâvet etmek üzere Salit bin Amr�ı vazifelendirdi ve yazdığı bir mektupla onu Yemame�ye gönderdi.1

Mektubu alan Salit bin Amr, durup dinlenmeden yol alarak hükümdarın yanına vardı ve Efendimizin mektubunu ona verdi. Mektubu okuttu. Resûl-i Ekrem kendisine şöyle hitap ediyordu:

�Bismillahirrahmanirrahim! Allah�ın Resûlü Muhammed�den, Hevze bin Ali�ye!

�Doğru yolda gidenlere selâm olsun! Şunu iyi bilmelisin ki: Benim dinim yakında dünyanın en uzak ufuklarına kadar parlayacaktır! Binaenaleyh, ey Hevze! Sen de Müslüman ol ki, selâmete eresin! Ben de, hükmün altındaki memleketin idaresini sana bırakayım.�2

Hevze, bu dâveti kabul edemeyeceğini nazik bir dille ifâde etti. Ancak, Salit (r.a.), bu hareketinin yanlış olduğunu söyleyerek onu dâvete icabete çağırdı. Fakat, Hevze saadet dairesinden uzak kaldı. Şüphesiz, bu uzak kalışta saltanatta kalma arzusu büyük rol oynuyordu. Bunu kendisi de bizzat bir Hıristiyan büyüğüne şöyle ifade etmişti:

�Ben, kavmimim hükümdarı bulunuyorum, ona tâbi olaydım, o takdirde hükümdarlık yapmayacaktım!�3

Bununla birlikte Hevze, Peygamber Efendimize verilmek üzere bir mektupla bir takım hediyeleri elçi Hz. Salit vasıtasıyla gönderdi.



Peygamberimizin Hevze�ye bedduası

Salit bin Amr (r.a.), Medine�ye dönerek Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna vardı. Olup bitenleri anlattıktan sonra Hevze�nin gönderdiği mektubu Efendimize verdi. Hevze mektubunda Efendimize şöyle diyordu:

�Dâvet ettiğin şey çok iyi, çok güzel! Ben, kavmimin hatibi ve şâiriyim! Araplar da benim kavmimden korkarlar! Bana, işinden bazı salâhiyetler ver de sana tâbi olayım!�1

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu yersiz teklif için, �Yerdeki bir hurma koruğunu bile istese, ona vermem� buyurduktan sonra, kendisine tâbi onca insanın hidâyetine de mani olduğundan Hevze�ye, �Elindeki her şey yok olsun� diye beddua etti.2

Bu tarihten bir yıl kadar sonra Cebrâil (a.s) gelip Efendimize Hevze�nin kâfir olarak öldüğünü haber verdi.3

Böylece, Resûl-i Ekrem Efendimiz, gönderdiği elçiler ve dâvet mektuplarıyla cihanşümül İslâm dâvâsını o zamanın bütün devlet reislerine bildirmiş, İslâmın sesini bütün dünyaya duyurmuş oluyordu.

Bu dâvete, o zamanın iki büyük devleti olan Habeşistan ve Bizans hükümdarlarının cevabı gayet müsbet geliyordu. Hattâ Necaşî İslâmla şereflendi. Heraklius ise, Peygamberimizin hak peygamber olduğunu anladığı halde sadece dünya saltanatı için iman etmekten çekiniyordu. Aynı şekilde Mısır hükümdarı Mukavkıs da Hz. Resûlullahın elçisi ve mektubunu gayet iyi karşılıyor ve müsbet cevapta bulunuyordu. Bu dâvete muhatap olan Yemame hükümdarı Hevze bin Ali de, Hz. Resûlullahın elçisine gayet iyi muâmelede bulunuyor ve dâveti nazik bir üslupla kabul etmediğini belirtiyordu.

Geri kalan iki kişi ise, bu davete, menfi cevapta bulunuyordu. Hattâ bunlardan biri İran Kisrâı, küstahça Peygamberimizin mektubunu yırtıyordu. Diğer biri olan Gassan hükümdarı Hâris bin Ebî Şimr ise haddini aşarak Efendimizin dâvet mektubunu yere atıyordu.

* * *



Hayber�in Fethi

Hicretin 7. senesi Muharrem ayı sonları. (Milâdî 628.) Hayber, volkanik bir arazi üzerine kurulmuş, kuvvetli ve sağlam yedi kaleye sahip bir şehirdi. Şam yolu üzerinde bulunan bu şehir, Medine�nin kuzey batısına düşüyor ve ona uzaklığı ise yüz mili buluyordu (169 km).

Resûl-i Ekrem Efendimizle olan anlaşmalarını bozmaları sebebiyle Medine�den sürgün edilen Yahudilerin çoğu buraya yerleşmiş ve âdeta burayı Yahudiliğin bir nevi merkezi haline getirmişlerdi.

Daha evvel bahsettiğimiz gibi, Mekke müşriklerini ayaklandırıp, bütün Arap kabilelerini toplayarak Medine üzerine yürütüp Hendek Harbinin patlak vermesine sebep olmuşlardı. Hendek Savaşından sonra da rahat durmamışlar, Peygamberimiz ve İslâmiyet aleyhinde çeşitli iftira ve propagandalarına devam etmişlerdi.

Bunun yanında Mekkeli müşriklerle yeni bir anlaşma da yapmışlardı. Bu anlaşmaya göre; Peygamberimiz şayet Mekke üzerine yürürse Hayberliler de Medine�ye baskın yapacaklar, eğer Hayber üzerine yürürse, Kureyş müşrikleri Medine�ye baskında bulunacaklardı. Ne var ki, bu planları Hudeybiye Anlaşmasıyla neticesiz kalmıştı.

Yine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekkeli müşriklerle Hudeybiye sulh anlaşmasını imzalamak suretiyle, Medine�yi onlardan gelebilecek tehlikelere karşı emniyet altına almıştı. Ancak, Kuzey tarafı�ki Hayber Yahudilerinin bulunduğu taraftı�henüz emniyetten mahrumdu. Halbuki, bu emniyetin temini İslâmî gelişmenin sürat kazanması bakımından gerekli görünüyordu.

Aynı şekilde, Arabın en büyük ticareti Şam�la idi. Yahudiler ise, bu yol üzerinde bulunuyorlar ve burada bir güç, bir kuvvet olma istidadını gösteriyorlardı. Bu ise, İslâmî gelişme için bir tehlikeden başka bir şey değildi.

İşte bütün bu sebepler Hayber meselesinin bir an evvel hallini gerektiriyordu.



Medine�den hareket

Hayber Gazâsına çıkmaya karar veren Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashabına hazırlanmalarını emretti.

Bu arada korkularından Hudeybiye seferine katılmaktan çekinmiş bulunan birçok kimsenin, Hicaz�ın bu en bereketli ve verimli şehri olan Hayber�de elde edilecek ganimeti düşünerek ve ona tamah ederek orduya iştirak etmek istedikleri görülüyordu. �Hayber�e biz de sizinle gidelim� diyorlardı.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şu tâlimatı verdi:

�Allah yolunda, İ�la-yı Kelimetullah uğrunda bihakkın cihad edecek olanlar hazırlansın! Bunların dışında hiç kimse bizimle birlikte gidemeyecektir. Onlara ganimetten de bir şey verilmeyecektir.�1 Bunu, Medine�nin içinde bütün halka da ilân etti.

Hz. Resûlullahın bu emri bize, Allah yolunda cihadın sırf Hakkın rızası gözetilerek, maddî hiç bir karşılık beklemeksizin, hattâ böyle bir şeye niyet dahi edilmeksizin yapılması gerektiğini gayet açık bir şekilde ders vermektedir.

Zaten, İslâm�da harbin ulvî ve nuranî gayesi de: İ�la-yı kelimetullahtır.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin (a.s.m.) emri üzerine Müslümanlar derhal toplandılar. Sayıları 200�ü atlı olmak üzere 1600 kişiyi buldu.2 Bunlar sadece o anda Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte Medine�den hareket edecek olanlardı. Daha sonra, Peygamber Efendimiz Hayber�de bulunduğu sırada içlerinde meşhur Ebû Hureyre�nin de bulunduğu Devs Kabilesinden 400 Müslümanla Habeşistan�dan gelen Muhacir Müslümanlar da orada İslâm ordusuna katılacaklardır.

Ayrıca Medine�den hareket eden İslâm ordusunda Resûl-i Ekrem�in zevcesi Hz. Ümmü Seleme ile birlikte yirmi kadar Müslüman kadın da vardı. Harp esnasında yaralanan mücahidleri tedavi etmek, onlara yemek pişirmek ve ihtiyaçlarını karşılamakla meşgul olacaklardı.1

Peygamber Efendimiz, Medine�de yerine Gıfarlı Siba� bin Urfutat�ı vekil bırakarak, ordusuyla Muharrem ayı sonlarına doğru Hayber yönüne hareket etti.

Nübüvvetin mânevî boyasıyla boyanmış mücahidler pürşevk ve coşkunluk içinde yollarına devam ediyorlardı. Şâir Âmir bin Ekva� o andaki heyecan ve sadakatını şu şiiriyle dile getiriyordu:

�Allah�ım! Sen hidâyet etmeseydin, biz doğru yolu bulamazdık.

�Zekât veremezdik.

�Namaz kılamazdık.

�Üzerimize yürüyen bir kavim olunca, bizi dinimizden döndürmek için fitne çıkarmaya çalışınca.

�Sen, kalblerimize sekînet indir!

�Çarpıştığımızda da ayaklarımıza sebât ver!�2

Peygamber Efendimiz, şiiri okuyanın kim olduğunu sordu. Âmir bin Ekva� olduğunu öğrenince de, �Allah ona rahmet etsin� buyurdu.3

Mücahidler bir an durakladılar. Zira, bu duâ Âmir�in şehâdet mertebesine erişeceğinin işaretini taşıyordu.

�O, ne sağırdır, ne gâib�

Mücahidler tekbirlerle yol alıyorlardı. Yer gök sanki tekbir sadalarıyla titriyordu. Bir ara hep bir ağızdan çok yüksek bir sesle, �Allahü ekber! Allahü ekber! Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber!� diyerek tekbir getirdiler.

Sahabîlerin bu hareketi üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:

�Canınıza acıyınız, sesinizi yükseltmeyiniz! Zira siz ne sağırı çağırıyor, ne de gaibe bağırıyorsunuz. Her şeyi bilen ve işiten ve her şeye her şeyden daha yakın olan Allah�a dua ediyorsunuz�1 diye buyurdu.

Evet, duâ ettiğimiz Allah ne sağırdır, ne de gâib. Bize ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle şah damarımızdan daha yakındır: �And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin ona vesvese verdiğini de biliriz. Çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız.�2

Kalbimizin en gizli hatırasını bilen yalnız Odur. Bildiği için de, arzu ve isteklerimize cevap veriyor, ihtiyaçlarımızı yerine getiriyor.

Resûl-i Ekrem Efendimiz sefer esnasında her konakladığı yerde Yüce Rabbine şöyle yalvarıyordu:

�Allah�ım! İstikbal endişesinden, geçmişin tasasından, güçsüzlükten, gevşeklikten, pintilikten, korkaklıktan, bel büken borçtan, zâlim ve haksız kimselerin musallat olmasından sana sığınırım!�3

Peygamber Efendimiz, ordusu ile Reci� denilen yere vardı ve orada konakladılar. Burası Hayber�le Gatafanlıların yurdu arasında bir yerdi. Buraya gelip konmalarının bir sebebi vardı. Şöyle ki: Hayber Yahudileri Gatafanlılardan yardım istemişler, onlar da bunu kabul edip gerektiğinde gelip kalelerinde İslâm ordusuna karşı müştereken savaşabileceklerini bildirmişlerdi. Resûl-i Ekrem, bu durumu haber almıştı. Bu yardıma mâni olmak için de, Gatafanlılara, �Şayet Yahudilere yardım etmezlerse, fethedilecek Hayber�in bir yıllık hurma mahsulünün kendilerine verileceği� teklifinde bulunmuştu. Ancak, onlar kabul etmemişlerdi.

İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla buraya gelip konmakla, Gatafanlılardan Yahudilere gelebilecek herhangi bir yardımın önünü kesmiş oluyordu. Nitekim, bu durum karşısında Gatafanlılar, Hayber Yahudilerine hiç bir yardımda bulunamayıp yurtlarında oturmak zorunda kaldılar.
ww.uydulife.tv
__________________






sansar isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
 

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2025, vBulletin Solutions, Inc.
Dizayn ve Kurulum : Makinist
Forum SEO by Zoints

E-Marine Education | Vbulletin | Tosfed |
www.bilgivadisi.biz   www.bilgivadisi.biz